İsrafil’in Kanatları

Editör: Sayfa Sayısı: Yayınevi: İlk baskı:
 Halil Beytaş  150 Doğan Kitap 2007

İsrafil’in Kanatları, iki farklı tarihi düzlemde, zaman geçişleriyle ilerleyen bir paralel anlatı. Roman, 1950’li yıllarda İstanbul’un Boğaziçi köylerinden biri olan Kuzguncuk’ta dört üniversiteli gencin kayıp bir kitabı arayışlarını konu ederken, öte yanda 1700’lerde, Osmanlı İmparatorluğu’nda, Sultan I. Mahmut devrinde aynı kitabın elden ele gezdiğini okuruz. Romanda sözü edilen kitap, tüm alfabelerle yazılmış, dört yönden de okunabilen, içinde kâinatın bütün sırlarının saklı olduğu 4444 sayfalık gizemli bir kitaptır.

Hakan Yaman, bu ilk romanında, alegorik bir anlatıyla Türkiye’nin geçmişten günümüze sürüp giden, din, mezhep ve etnik ayrımcılık gibi önemli sorunlarına dokunurken, varoluşla ilgili sorulara da yer vermiş. 18. Yüzyılda geçen bu büyülü Osmanlı ve Akdeniz serüvenine, Türkiye’nin çok partili rejime geçerken demokrasi adına zor sınavlar verdiği, en çalkantılı dönemlerinden biri olan 1950’lerin eşlik ediyor oluşu da romanı ayrıca renkli ve ilginç kılıyor.

Sinopsis

Romanın geçtiği Kuzguncuk semti, 1950’li yıllarda, iki havrası, iki Rum Ortodoks ve bir Ermeni kilisesi ve bir camisiyle Müslüman, Musevi, Ermeni ve Rum vatandaşların bir arada yaşadıkları küçük bir Boğaz köyüdür. Romanın kahramanları, David, Ömer, Raffi ve Teodor, Kuzguncuk’ta oturan, fakültede felsefe bölümünde okuyan dört arkadaştır.

Ayrı dinlere ve kültüre sahip olmalarına karşın çok iyi anlaşan bu dört kafadar, günün birinde, Ömer’in dedesinin yıllar önce kendisine anlattığı esrarengiz bir kitaptan bahsetmesiyle içlerinde uyanan meraka karşı koyamayarak hep birlikte bu kayıp kitabı aramaya koyulurlar. Sözü edilen kitap, soldan sağa, sağdan sola, yukardan aşağıya, aşağıdan yukarıya okunabilen ve içinde insanoğlunun merak ettiği tüm soruların cevabının bulunduğu, kâinatın bütün sırlarının anlatıldığı mucizevi bir kitaptır.

Öte yandan aynı kitabın 18. yüzyıl ortalarına doğru Fransız bir seyyah ve araştırmacı olan Emile Gautier tarafından İstanbul’a getirilişini okuruz. Emile Gautier, dostu veziri azam Kalabalık Hasan Paşa ile birlikte kitabın sırrını aydınlatabilmek için Rum ve Ermeni patriklerinden, hahambaşına, İstanbul’da bulunan bazı İslam âlimlerine kadar pek çok kişinin kapısını çalmaktadır. Bir bölüm atlamalı olarak 1950’lerle 1700’ler arasında gidip gelen roman burada, Emile Gautier ve Hasan Paşa’nın yıllar önce Malta Adası’nda ilk kez karşılaştıkları zamana döner. Sırp asıllı olan Hasan Paşa- o zamanki ismiyle Miloş, ailesiyle Akdeniz’de yaptığı bir yolculukta İspanyol korsanlarına esir düşerek bu adaya getirilmiş ve burada uzun yıllar tutsak kaldıktan sonra esir pazarında Emile Gautier tarafından köle olarak satın alınmıştır. Aslında Emile Gautier bir esir taciri değildir; dostu François Marie ile yazın Akdeniz limanlarını dolaşıp bulabildiği ilginç kitapları toplayarak koleksiyonunu zenginleştiren kışın da Fransa’da araştırmalar yapan Marsilyalı zengin bir ailenin üyesidir. Miloş’u, yine adada bulduğu bir cariyeyle birlikte daha sonra özgürlüklerine kavuşturmak üzere satın almıştır.

Miloş onun bu iyiliğinin altında kalmaz; ilk uğradıkları liman olan İskenderiye’de esir kızla birlikte gemiden ayrılıp Kahire’ye gider. Giderken Emile Gautier kendisine bir miktar para da vermiştir. Miloş, Malta’da görür görmez âşık olduğu Almira’yı bir hana yerleştirir ve kendisine de şık bir kıyafet alarak Kahire’de tanıştığı Cabbar isimli bir Türk sayesinde şehrin en ünlü sahaflarından biriyle buluşur ve adamın elindeki değerli kitapları almaya parası yetmeyeceğini anlayınca Yahudi sahafı ve Cabbar’ı öldürüp kitapları çalar.

İskenderiye’ye dönüp kitapları Emile Gautier’ye hediye olarak verdikten sonra kızı bıraktığı hana gelir, fakat yolda rahatsızlanan Almira ölmüştür. Bundan sonra ülkesine döner ve devşirme olarak Osmanlı ordusuna kaydolur, adı Hasan olarak değiştirilir. Uzun yıllar farklı görevlerde gösterdiği başarılardan sonra sadrazamlık makamına kadar yükselir. Sadrazam olduğunda haber yollayarak eski efendisi ve dostu Emile Gautier’i İstanbul’a davet eder. Aradan geçen yıllarda Emile Gautier ve dostu François Marie, Miloş’un kendilerine hediye ettiği kitaplardan birindeki mucizenin hemen farkına varmışlar, fakat onca yıl araştırmalarına rağmen kitapta yazanları çözememişlerdir.

François Marie, Kral XV Louis hakkında yazdıkları yüzünde Bastille hapishanesinde mahkûm olduğundan Emile Gautier İstanbul’a yalnız gelir. İstanbul’!a gelişinde paşaya kitaptan söz eder. Kitap Hasan Paşa’nın da ilgisini çeker ve birlikte bu esrarengiz kitabın sırrını aydınlatabilecek âlimleri ve din adamlarını ziyaret etmeye başlarlar. Kitabı götürdükleri kişilerin arasında o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na ilk matbaayı getiren İbrahim Müteferrika gibi bilim adamları, Fransa Kralı XV Louis’nin emriyle Osmanlı kitaplıklarında Bizans el yazmalarını araştıran Fransız rahip Sevin gibi, dönemin Hahambaşısı, Fener Rum Patriği, Ermeni Patriği gibi şahsiyetler, Molla İshak Efendi gibi sufiler bulunmaktadır. Bu ziyaretlerde yakında Humbaracıbaşı Mustafa Paşa olarak anılmaya başlayacak olan Fransız asıllı bir paşa olan François Menard da Hasan Paşa ile Emile Gautier’ye katılır.

Diğer tarafta, 1950’li yılların İstanbul’unda, Ömer ve arkadaşları akşamları toplanıp felsefe sohbetleri yaptıkları terkedilmiş bir evde kayıp kitapla ilgili bulduklarını birbirleriyle paylaşmaktadırlar. Kitabın aslının 18.yüzyıl İstanbul’unda hahambaşına gittikten hemen sonraki, 1950’lerde geçen bölümde David bulduklarını anlatır. Fener Rum patriği ziyaretinden sonra Teodor sözü alır, Ermeni patriği ile görüşülmesinin ardındansa sıra Raffi’ye gelir.

Hasan Paşa ve Emile Gautier devrin önemli âlimlerinden Molla İshak Efendi’nin evini ziyarete geldikleri gece şeyhülislam Mehmed Rıza Efendi’nin adamları tarafından evin kundaklanmasıyla kitap alevler içinde kalır fak